آخر التعليقات

الخميس، 4 أبريل، 2013

DOMUZ ETİNİN YASAKLANMASI BİLİMSEL BİR MÛCİZEDİR

     Allah (c.c) şöyle buyurmuştur:     “De ki: “Bana vahyolunanlar arasında (haram dediklerinizden) yiyecek bir kimseye haram olduklarını bulduğum yiyecekler (yalnızca) şunlardır: Ölü, akmış kan, domuz eti -ki o pistir- ve Allah’tan başkasının adına boğazlandığından dolayı  murdar olanlar. Kim mecbur kalırsa, zulmetmeksizin ve haddi aşmaksızın (yerse), şüphesiz Rabbin Gafûrdur, Rahîmdir.” (el-En’âm, 6/145).      Allah (c.c) şöyle buyurmuştur:     “De ki: “Bana vahyolunanlar arasında (haram dediklerinizden) yiyecek bir kimseye haram olduklarını bulduğum yiyecekler (yalnızca) şunlardır: Ölü, akmış kan, domuz eti -ki o pistir- ve Allah’tan başkasının adına boğazlandığından dolayı  murdar olanlar. Kim mecbur kalırsa, zulmetmeksizin ve haddi aşmaksızın (yerse), şüphesiz Rabbin Gafûrdur, Rahîmdir.” (el-En’âm, 6/145).

 BİLİMSEL GERÇEK:

            İlim, İslâm hukukunun yasakladığı ve Müslümanların asırlar boyunca tabi oldukları bazı yasakların amaçlarını anlamaya çalışmıştır. Mikroskobun icat edilmesinden çok daha önceye dayanan bu yasaklar sırasıyla şunlardır: Leş (içinde çok hızlı bakteri ürer), kan (çok fazla bakteri içerir, daha hızlı ürerler) ve son olarak domuz eti. Domuzun bedeni, temizlemekle giderilemeyecek kadar pek çok hastalığın çekim alanıdır. İnsana ve hayvana bulaşabilen parazit, bakteri ve virüslerin sığınağı durumundadır. Bunlardan balantidium coli paraziti, trchinella şeriti, tenya solium (domuz tenyası) ve tenyalar (cysticercosis) gibi bazıları domuza hastır. Zoonozlar, bazı influenza türleri, fluke olarak da bilinen yaprak şeklinde ve yassı bir parazit kurt olan fasciolopsis buskii, askaris kurdu ise hem insan hem de hayvanlarda görülen bazı hastalıklar arasında sıralanabilir. Balantidiasis hastalığına domuzlarla temas edenlerde ve domuz çobanlarında sıklıkla rastlanır. Bu hastalık veba gibi yayılır. Böyle bir olay Atlas Okyanusundaki adalardan birinde domuz pisliklerinin kasırga sonrasında yayılması sonucu gerçekleşmişti. Bu hastalık domuz pisliklerini temizleyecek teknolojiye sahip olduğunu ve domuz eti tüketmemenin bir dayanağı olmadığını ileri süren Almanya, Fransa, Filipinler ve Venezüella gibi gelişmiş sanayi ülkelerinde de görülmüştür.

Trichinellosis şeritinin dişisi, yumurtalarını domuzun bağırsak duvarlarına bırakır. Bu yumurtaların sayısı on bine kadar ulaşır ve kan aracılığıyla kaslara taşınır, buraya yerleşir, gelişir ve hastalığın ortaya çıkmasına neden olur. Domuz tenyası hastalığı hastalıklı domuz etinin tüketilmesi sonucu ortaya çıkar. Bu kurtçuğun boyu insan bağırsağında yedi metreye kadar ulaşır. Dikenli bir başı vardır. Bu nedenle bağırsak duvarını zedeler ve pek çok kan hastalığına neden olur. Dört emici ağzı ve bir boynu vardır. Çift cinsiyetli olarak çoğalır. Bu canlıların sayısı bine ulaşır. Bunlardan her biri binden fazla yumurta bırakır ve sonuçta tenya hastalığı belirir. İnsan tenya yumurtaları bulaşmış bir yiyeceği tüketirse yumurtalar kan aracılığıyla herhangi bir organa ulaşabilir ve tehlike ortaya çıkar. Sığır tenyası ve diğer parazitler bu denli zarar vermezler.

KONUNUN MÛCİZEVÎ YÖNÜ:

Domuz çirkin yaratılışlı bir hayvandır. Putperestler tarafından iyilik sembollerini öldürdüğü kabul edildiğinden dolayı nefret edilen bir hayvan sayılmıştır. Eski Mısırlıların tanrısı Horus’u, Kenanlıların tanrısı Adone’yi, Yunanlıların tanrısı Adonis’i Küçük Asya’da Atis’i bir domuzun öldürdüğü efsaneleri rivayet edilmiştir. Eski Mısır’da domuz çobanlığı yalnızca idam mahkûmlarının uğraşacağı en âdi işti. Domuz çobanı tapınağa giremez ancak kendisi gibi bir kadınla evlenebilirdi. Domuza dokunan kişinin yıkanması gerektiğine inanılırdı. Bu hükme muhalefet etmiş olsalar da ehl-i kitaba da domuz eti yasaklanmıştı.

Ancak Kur’ân-ı Kerîm, domuz eti yemenin niçin yasaklandığını “o (rics) pisliktir” diyerek açıklamıştır. Rics kelimesi eziyet, zarar, pislik, kir gibi anlamların tümünü içeren geniş kapsamlı manası olan bir kelimedir.

Domuz eti yemeyi yasaklayan başka ayetler de vardır:

“O, size, ancak (boğazlamadan) ölmüşü, (akan) kanı, domuz etini, bir de Allah’tan başkası adına kesileni haram kıldı. Fakat kim mecbur kalırsa saldırmamak ve haddi (doyacak kadarını) aşmaksızın (yerse) ona günah yoktur. Şüphesiz ki Allah, çok bağışlayandır, çok esirgeyendir.” (el-Bakara, 2/173).

“O size ancak ölüyü, kanı, domuz etini, bir de Allah’tan başkasının adı anılarak boğazlanmış olanları haram kıldı. Kim çaresiz kalırsa saldırmamak ve haddi aşmamak şartıyla (yiyebilir). Şüphesiz Allah, Gafûrdur, Rahîmdir.” (en-Nahl, 16/115).

“Leş, kan, domuz eti, Allah’tan başkası adına boğazlananlar -(henüz canlı iken yetişip) kestikleriniz hariç olmak üzere- boğularak, vurularak, yüksek bir yerden yuvarlanarak, boynuzlanarak, yırtıcı bir hayvan tarafından (parçalanarak) yenilmiş (ve ölmüş) hayvanlar, dikili taşlar üzerinde (onlar adına) boğazlananlar ve fal oklarıyla kısmet aramanız size haram kılındı. Bütün bunlaryoldan cikanlar.” (el-Mâide, 5/3).

Bu yasak hayvanın tüm yenilebilir parçalarını, iç yağlarını da içine alacak şekilde genelleştirilmiştir. İç yağların Yahudilere yasaklanması, bunların yemeklere etle beraber katıldığını göstermektedir:

“Biz, Yahudilere de bütün tırnaklıları haram kıldık. Onlara sığır ve koyunun iç yağlarını da haram kıldık. Ancak sırtlarına veya karınlarındaki bağırsaklarına yapışan veya kemiğe karışan ayrı. Onları zulümleri yüzünden bununla cezalandırdık. Şüphesiz Biz, doğru söyleyenleriz.” (el-En’âm, 6/146).

Etin yasak olması yağın da yasak olması demektir. Domuz eti ve yağı hayvanlara da yem olarak verilemez. Çünkü bu hayvanlar da sonuçta insan tarafından tüketilecektir. Kur’ân’ın domuz eti ve yağını yasakladığı dönemde hiç kimse domuzun zararlarını bilmiyordu.

Her şeye gücü yeten hikmet sahibi Allah şöyle buyurmaktadır:

“Kavmin de onu yalanladı. Hâlbuki o hakkın ta kendisidir. De ki: “Ben sizin üzerinizde bir vekil (gözcü) değilim. (Kur’ân-ı Kerim’in verdiği) her bir haberin kararlaştırılmış bir zamanı vardır. Siz de yakında öğrenirsiniz.” (el-En’âm, 6/66-67).

YERYÜZÜNDEKİ EN ALÇAK BÖLGE

 Allah (c.c) şöyle buyurmuştur:   “Elif, Lam, Mim. Rumlar, yenildi. yeryüzünün yakınında; ama onlar bu yenilgilerinin arkasından muhakkak üstün geleceklerdir, birkaç  yıl içinde. Onların bu yenilgilerinden önce de sonra da emir Allah'ındır ve o gün müminler, sevineceklerdir.” (Rum 30/1-4)  Allah (c.c) şöyle buyurmuştur: “Elif, Lam, Mim. Rumlar, yenildi. yeryüzünün yakınında; ama onlar bu yenilgilerinin arkasından muhakkak üstün geleceklerdir, birkaç  yıl içinde. Onların bu yenilgilerinden önce de sonra da emir Allah'ındır ve o gün müminler, sevineceklerdir.” (Rum 30/1-4)

BİLİMSEL GERÇEK:

Tarihî kaynaklar Pers Krallığı ve Bizans İmparatorluğu -Roma İmparatorluğu’nun doğu kısmıdır- arasında savaş olduğunu zikretmektedir. Savaş, Ezruat ve Busra arasında Ölü Deniz’e yakın bir bölgede meydana gelmiştir. Bu savaşta Persler Romalılara ezici bir zaferle galip gelmişlerdir. Bu olay 619 yılında vuku bulmuştur.

Bizanslılar bu savaşta büyük kayıplar vermiştir. Tüm çağdaşları imparatorluklarının tümüyle yıkılacağını öngörmüşlerdir. Fakat umulamayan bir hadise meydana gelmiştir. 627 Aralık ayında Bizanslılar ve Pers imparatorluğu arasında Nineveh bölgesinde kesin sonuca ulaştıran bir savaş olmuş ve neticesinde Bizanslılar Persleri yenmişlerdir. Bir kaç ay sonra Persler Bizanslılarla, onlardan aldıkları toprakları iade etmeye mecbur kılan bir anlaşma yapmak zorunda kalmışlardır.

Dünyadaki alçak noktaların seviyelerini gösteren coğrafi fotoğraflar yeryüzündeki en alçak bölgenin Filistin’deki ölü denize yakın bölge olduğunu ortaya koymaktadır. Burası deniz seviyesinden 395 metre daha aşağıdadır. Bunu uydu fotoğraf ve ölçümleri teyit etmiştir.

KONUNUN MÛCİZEVÎ YÖNÜ:

Bu ayet-i kerîmelerde iki farklı mûcize bulunmaktadır. İlki: Kur’ân-ı Kerîm’in Bizanslıların, ağır mağlubiyetlerinden sonra bir kaç sene içerisinde Perslileri yeneceğini haber vermesidir. Arap dili uzmanlarının ifade ettiği gibi burada kullanılan “bid’i” yani bir kaç kelimesi 5-7 yahut 1- 9 arası bir rakam anlamındadır. Kur’ân-ı Kerîm’in vaat ettiği olay ise yedi yıl sonra gerçekleşmiştir. Zira Persliler ve Bizanslılar arasında 627 de başka bir savaş olmuş ve Bizanslılar bu savaşta galip gelmişlerdir. Bu Bedir Gazâsında Müslümanların Kureyş’li müşrikleri yenmesiyle aynı zamanda olmuştur. Bu zafer müşrik Arapların gözlerine imkansız gözükmüş; öyle ki bu durum bu Kur’ân ayetleriyle -haşa- alay etmelerine yol açmıştır. Bu öne sürülen zaferin gerçekleşmesi halinde Müslümanlara bahis ücreti ödemeyi vaat etme şeklinde bir maceraya girmişlerdir. Tahminleri onları yanıltmış ve Kur’ân-ı Kerîm’in önceden Bizanslıların galip geleceğini bildirme mucizesi gerçekleşmiştir. 

Bu ayet-i kerimelerdeki mucizenin diğer bir yönü ise şudur: Ayetler, o dönemlerde kimse tarafından bilinmeyen bir coğrafî gerçeği ispat etmiştir. Bizanslıların Perslerle yeryüzünün en alçak bölgesinde yaptıkları savaşı kaybettiklerini bildirmiştir. Arapçada “edna” kelimesinin iki anlamı vardır: “Daha yakın” ve “daha alçak”. Bu bölge bir yandan Arap yarımadasına en yakın bölgedir. Öte taraftan yeryüzündeki en alçak bölgedir. Deniz seviyesinden 1312 feet (yaklaşık 400 metre) aşağıdadır. Bu bölge Britannica Ansiklopedisinin belirttiğine göre uyduların karada kaydettikleri en alçak noktadır. Tarihi gerçekler savaşın ölü deniz havzasındaki yeryüzünün en alçak bölgesinde meydana geldiğine tanıklık etmektedir. Bu derinlik mevcut teknolojiler olmaksızın ölçülemezdi. Bu sebeple o devirde herhangi bir insanın, bu bölgenin yer yüzündeki en alçak yer olduğunu bilmesi imkansızdır. Bu Kur’ân-ı Kerîm’in Allah’ın katından bir vahiy olduğunun kanıtı değil midir? Allah (c.c) şöyle buyurmuştur: “De ki: "Hamd Allah'a mahsustur. O, ayetlerini size gösterecek, siz de onları bileceksiniz." Rabbin yaptıklarınızdan habersiz değildir.” (Neml 27/93)

IŞIK SAÇAN GÜNEŞ VE AYDINLATAN AY

 Allah (c.c) şöyle buyurdu: “Gökte burçlar vareden, orada ışık saçan güneş ve aydınlatan bir ay yaratan Allah, yücelerin yücesidir.” (Furkan 25/ 61)
    Allah (c.c) şöyle buyurdu: “Gökte burçlar vareden, orada ışık saçan güneş ve aydınlatan bir ay yaratan Allah, yücelerin yücesidir.” (Furkan 25/ 61)

BİLİMSEL GERÇEK

Güneş enerjisi (evrensel nükleer reaktör): Güneş enerjisi hidrojenin yanması sonucu ortaya çıkar. Hidrojen onun temel oluşturucusudur. Hidrojeni iç kısmında helyuma dönüştürür. Burada yoğunluk, yüksek basınç ve 15 milyon dereceye ulaşan sıcaklık vardır. Bu dönüşüm nükleer bir reaksiyonun meydana gelmesine ve dört Hidrojen atomunun birleşerek bir helyum atomunun oluşumuna sebep olur. Reaksiyona giren maddelerin reaksiyon sonucu oluşan maddelerle kütle farkı elektro manyetik enerji suretinde ışıma yapar. Güneşin yüzeyinden kısa dalgalı ışınlar yayılır. Bunlarla birlikte görülebilen ışınlar, kızıl ötesi ve mor ötesi ışınlar da yayılır. Bu, güneşin enerjisini, yüksek basınç, yoğunluk ve sıcaklık şartları ortamında doğal bir nükleer reaksiyon vasıtasıyla iç kısmından aldığı anlamına gelmektedir. Adeta yer küreye ışık, ısı ve enerji sağlamak için tahsis edilmiş dev bir atom reaktörüdür. Güneşin bir yıldız olduğu ve kendinden enerji yayan parlak bir gök cismi olduğu kabul edilmektedir. Halbuki Ay bir gezegendir ve ışığı sabit bir gök cismidir. Yıldızlardan ve güneşlerden kendisine ulaşan ışınları yansıtır. Bu durum gezegenlerin diğer doğal uyduları için de geçerlidir.

KONUNUN MÛCİZEVÎ YÖNÜ:

Kur’ân-ı Kerîm metinleri bin dört yüz yılı aşkın bir süre öncesinden yıldız ve gezegeni, Güneş ve Ay örneğini göstererek birbirinden ayırmıştır. Modern uzay bilimcilerinin teleskopların icad edilişinden ve geçen bir kaç yüzyıl içerisinde yıldızlar ve gezegenler üzerinde yapılan fotmetrik (ışık ölçümü) ve spektrogram araştırmalardan sonra ulaştığı netice budur. Buna göre yıldız parlak, kendinden enerji yayan bir gök cisminden başka bir şey değildir. Gezegen ise ışığı sabit, yıldızlardan ve Güneş kendisine ulaşan ışınları yansıtan bir gök cismidir. Bu gezegenlerin doğal uyduları için de geçerlidir. Öyleyse Güneş uzayda büyük bir hızla yüzen; şekilleri değişik, niceliklerinde ve niteliklerinde değişken ışığa, enerjiye ve ısıya sahip olan dev bir atom reaktörü sayılır. O ışığı sabit, ışık yayan bir yuvarlak değildir. Tersine alev alev yanan bir kandildir. “Alev alev yanan bir kandil yarattık.” (Nebe 78/ 13.) Ay ise güneşin ışığını yansıtan bir uydudur. Yerküreyi gecesinde ışıklandırır. Şu iki ayette Kur’ân-ı Kerîm’in önceden belirttiği de budur. Kim Hz. Muhammed’e (a.s) bu gerçekleri bildirmiştir? Bildiren Allah (c.c)’tır.

ACI HİSSİ

“Âyetlerimizi inkâr edenleri yakında muhakkak ateşe atacağız. Derileri piştikçe, azabı tatmaları için derilerini başka derilerle değiştireceğiz. Şüphe yok ki Allah, mutlak galiptir, Hakîmdir.” (en-Nisa, 4/56). “Âyetlerimizi inkâr edenleri yakında muhakkak ateşe atacağız. Derileri piştikçe, azabı tatmaları için derilerini başka derilerle değiştireceğiz. Şüphe yok ki Allah, mutlak galiptir, Hakîmdir.” (en-Nisa, 4/56).

            Bir başka ayette de şöyle buyurmaktadır:

            “(Bunlar) ateşte ebediyen kalıcı ve bağırsaklarını paramparça eden kaynar sudan içirilen kimseler gibi midir?” (Muhammed, 47/15).

            BİLİMSEL GERÇEK

            İlmî keşifler çağından önce yaygın kanaat bedenin tamamının acıyı hissettiği yönündeydi. His ve acıyı taşımak üzere deride sinir uçlarının bulunduğu bilinmiyordu. Derideki sinir uçlarının işlevi keşfedilip sinir uçlarının en çok bulunduğu organ olarak derinin önemi anlaşılıncaya kadar bu durum böyle devam etti.

            Dr. Head derinin algılarını iki kısma ayırmıştı:

            İnce dokunma duyusu (Epikritik): Basit sıcaklık farklarını algılar.

            Kaba dokunma duyusu (Protopatik): Acıyı ve yüksek sıcaklığı algılar.

            Her bir duyu çevredeki belirli değişimleri keşfeden farklı sinir bölgeleri ile (reseptörlerle) çalışır. Bu reseptörler dört çeşittir:

            1) Dış çevreden etkilenen hücreler (ekstreseptörler): Dokunma duyusuna hastır. Meissner ve merkel cisimciklerini içerir.

2) Soğuk algısına has krause soğancığı,

3) Sıcak algısına has rufini cisimciği,

4) Acı ve hissi taşıyan sinir uçları. Deri acı ve sıcağı ulaştıran sinir uçlarının en zengin olduğu yerdir.

            Anatomistler, derisi tamamen yanan kişinin acı hissini taşıyan sinir uçlarının yok olmasından dolayı çok fazla acı hissetmeyeceğini tespit etmişlerdir. İkinci derece hafif yanıklarda ise sinir uçları açıkta kaldığından dolayı daha fazla acı hissedilir. Anatomistler ince bağırsakların iç yüzeyinin alıcı sinirleri olmadığını, alıcı sinirlerin karın zarı (peritonyum) ile bağırsakların dış yüzeyinde yoğun bir biçimde bulunduğunu da tespit etmişlerdir. Bu bölgede pacini adı verilen küçük cisimcikler bulunur. Karın zarının hacmi 20400 santimetre karedir. Bu ölçü dış derinin hacmine eşittir. Deride acıyı algılayan reseptörler ile bağırsaklarda acıyı algılayan reseptörler benzerlik arz etmektedir.

            KONUNUN MÛCİZEVÎ YÖNÜ:

            a) Allah (c.c) derinin azap yeri olduğunu açıklamıştır. İlk ayette deri ile acı hissi arasında bir bağ kurulmuştur. Deri yandığı zaman yapısı bozulur, işlevi ortadan kalkar, azabın acısını hissedemez. Bu durumda yapısı ve işlevleri yerinde yeni bir deri ile değiştirilir. Bu yeni deride acıyı, sıcaklığı, yanık hissini algılayabilen sinir uçları bulunmaktadır. Böylelikle Allah’ın ayetlerini inkâr edenler ateşte yanmanın acısını hissedeceklerdir.

            Modern bilim sıcaklık hissi ve yanık acısının sinir uçları tarafından algılandığını, sinir uçlarının deride yoğunlaştığını keşfetmiştir. Mikroskop keşfedilmeden önce hiç kimse bu bilgiye sahip olma kapasitesine sahip değildi. Anatomi biliminin Kur’ân’ın on dört asır önce işaret ettiği bu gerçeği keşfetmesi oldukça yenidir. Böylece Allah’ın ayetlerindeki mûcize ortaya çıkmıştır.

            b) Kur’ân-ı Kerîm, kafirleri, bağırsakları paramparça eden kaynar su ile tehdit etmiştir. Bu tehdidin sırrı bağırsakların sıcaktan etkilenmediğinin keşfedilmesi sonucunda anlaşılmıştır. Ancak bağırsaklar parçalanınca içindeki kaynar su dışarıya, sıcaklığın ve acının algılandığı karın zarına doğru çıkar. Buradaki sinir uçları acıyı algılar ve beyne iletir. İnsan da sıcaklığı en yüksek derecede hisseder.

            Acı hissi hakkında tıbbî gerçekler ile Kur’ân ayetleri arasındaki uyum sonucu ilmî bir mûcize ortaya çıkmaktadır.

الاثنين، 1 أبريل، 2013

TANEYİ BAŞAĞINDA BIRAKIN


 Allah (c.c) şöyle buyurmaktadır:      “(Zindana varıp): “Yûsuf, ey doğru sözlü, bize söyler misin; yedi semiz ineği yiyen yedi zayıf inek ile yedi yeşil başak ve diğerleri kuru olan (yedi başak) ne demektir? (Söyle) ki insanlara döneyim de onlar da (senin değerini) belki bilirler.” Dedi ki: “Yedi yıl âdetiniz üzere ekin, yiyeceğiniz az bir miktarın dışındaki tüm biçtiklerinizi başağında bırakın. Sonra bunun ardından yedi kurak (yıl) gelecek. (Tohumluk için) saklayacağınız az bir miktarın dışında onlar için önceden biriktirdiğinizi yiyip götürecekler. Sonra bunun ardından da bir yıl gelecek ki insanlar onda yağmura kavuşturulacak ve onda (üzüm, gibi ürünleri) sıkacaklar.” (Yusuf, 12/46-49).  Allah (c.c) şöyle buyurmaktadır:

            “(Zindana varıp): “Yûsuf, ey doğru sözlü, bize söyler misin; yedi semiz ineği yiyen yedi zayıf inek ile yedi yeşil başak ve diğerleri kuru olan (yedi başak) ne demektir? (Söyle) ki insanlara döneyim de onlar da (senin değerini) belki bilirler.” Dedi ki: “Yedi yıl âdetiniz üzere ekin, yiyeceğiniz az bir miktarın dışındaki tüm biçtiklerinizi başağında bırakın. Sonra bunun ardından yedi kurak (yıl) gelecek. (Tohumluk için) saklayacağınız az bir miktarın dışında onlar için önceden biriktirdiğinizi yiyip götürecekler. Sonra bunun ardından da bir yıl gelecek ki insanlar onda yağmura kavuşturulacak ve onda (üzüm, gibi ürünleri) sıkacaklar.” (Yusuf, 12/46-49).

            BİLİMSEL GERÇEK:

            Tohumların başaklarda saklanması zorlu çevre koşullarında uygulanan başlıca yöntemdir. Bu yöntemle ürünü saklama ve depolama sağlanır.

            Dr. Abdülmecid Bilâbid ve arkadaşları Fas’ta Rabat Üniversitesi’nde başaklarında iki seneye yakın bir süre bırakılan buğday tohumları ile başaklarından ayrı saklanan buğday tohumlarını karşılaştırarak deneysel bir araştırma yaptılar. İlk sonuçlar başakların hiçbir değişikliğe uğramadan %100 korunduklarını göstermişti. Bu araştırmada sıcaklık ve nem koşullarına bile dikkat edilmemiş, alelâde bir ortamda depolama yapılmıştı. Başaklarında bırakılan taneler başaklarından ayrılan taneler ile karşılaştırıldığında önemli miktarda su kaybederek kurudu. Başağından ayrılan buğdayın ağırlığının %20,3’ü sudur. Suyun varlığı tanenin ziraî yönden gelişmesini ve besleyicilik değerini arttırdığı gibi küflenip çürümesini de kolaylaştırır.

            Araştırmacılar daha sonra, başaklarında iki yıl bırakılan ve başaklarından ayrılan tohumların kök ve gövde gelişimi bakımından mukayesesini yaptılar. Başaklarında bırakılan tohumların köklerinin %20, gövdelerini %32 oranda daha iyi geliştiğini tespit ettiler.

            Araştırmacılar ayrıca, tohumlarda eksilmeden ve değişime uğramadan korunan protein ve şeker oranlarını ölçtüler. Başaklarından ayrılan tohumların protein oranında ilk sene %20 ikinci sene %32 azalma tespit ettiler. Başaklarında korunan tohumların bileşiminde hiçbir değişiklik olmamıştı.

            KONUNUN MÛCİZEVÎ YÖNÜ:

            Allah Teâla, “tüm biçtiklerinizi başağında bırakın” buyurmuş, tanelerin başaklarda bırakılarak depolanmasını istemiştir. Tohumların başaklarda korunması ve depolanması zaman içinde bozulmaması için uygulanabilecek en iyi yöntemdir. Bu ayet iki bilimsel gerçeğe temas etmektedir:

1.      Tanenin azami saklanma süresi on beş senedir. İnsanlar bolluk ve bereket zamanı olan yedi sene ekip biçtikten sonra yedi sene kıtlık ve kuraklığa maruz kalmışlardı. Daha sonra bir sene müddetle yağmura kavuşmuş meyvelerin suyunu sıkmışlardı. Tüm bunların toplamı on beş senedir. Bilimsel araştırmalar saklanan tohumların on beş sene müddetle büyüme ve gelişme potansiyeline sahip olduğunu göstermiştir. 

2.      Tanelerin başaklarda saklanma yöntemi deneysel araştırmalar sonucunda belirlenen bilimsel bir metottur. Taneleri en iyi ve en sağlam depolama yöntemi Allah’ın (c.c) Yusuf’a (a.s) vahiyle öğrettiğidir. Eski Mısırlılar taneleri başaklarından ayırarak saklıyorlardı. Bu yöntem daha önceleri başka milletler tarafından da bilinmiyordu. Dolayısıyla tane ve tohumların başaklarda bozulmadan ve değişime uğramadan saklanması bilimsel bir mûcizedir. Bu gerçek, Kur’ân’ın azametini, ince bilimsel bilgiler içerdiğini ve Allah’tan (c.c) gelen bir vahiy olduğunu açıklamaktadır.

Twitter Delicious Facebook Digg Stumbleupon Favorites More